Almanya’da Yaşam 1 – Almanya ve Alman İnsanı

Eğer bu sayfaya bir şekilde ulaştıysanız, büyük ihtimale sizde Türkiye’de ki durumdan sıkıldınız ve “yaw nası kaçayım bu ülkeden! İnternete bakayım bir, var mı birilerinin paylaştığı birşeyler” dediniz. Şu anda doğru yerdesiniz, detaylı bir yazı okuyacaksınız…

Neden Almanya’dayım!?! Buradayım çünkü; Türkiye’de yaptığım işe değer verilmediği inancındaydım. Ayrıca ülkedeki gelişmelerden fazlaca rahatsız olmuştum. Haliyle yaşımda gençken (36) “şimdi yırttık yırttık bu son demler bir daha yırtamam” diyerek attık kendimizi buraya. Attık ama nasıl?

İşin aslı ben yabancı bir hatunla evlilik yaptım. Kendisi Moldova’dan. Bu Moldovalı’ların ülkelerindeki politik durumlarından dolayı alengirli bir işleri var. Eğer anne veya baba tarafından romen olduklarını ispatlayabilirlerse, Romanya’ya yapacakları başvuru sonrasında 1 sene içerisinde bunlara Romen pasaportu sağlanıyor. Romanya’da Avrupa birliğinde olduğundan dolayı, haliyle serbest dolaşıma sahip oluyorlar. Benim hatunda evlendikten sonra bu süreçten geçince ve Türkiye’de de iki sene evliğimizin olmasınında getirdiği avantajla, ipimizi kopararak Avrupa’ya açılabildik.

“Çıkıp gittin de, o kadar Avrupa ülkesi varken neden Almanya?” derseniz, Avrupa’nın en güçlü ve dünyanında 4. güçlü ekonomisi olmasından dolayı.

Şimdi buraya kadar herşey mantıklı değil mi? Gavurla evlilik, güçlü ekonomiye kaçış, Türkiye’nin durumu falan falan… Bu noktadan sonra okuyacaklarınız, yaşananların yontulmamış versiyonları olacağından, zaman zaman yok artık dedirtebilir. Şakayla karışık anlattığım herşey, tamamen gerçektir.

Almanya maalesef bazı durumdan habersiz arkadaşların “Abi Avrupa bizden çok ilerde. Onlara yetişebilmemiz için en az 20, 30 sene çalışmamız gerekiyor!” dediği gibi değil. Bende, bunu diyenlerden biriydim. Buraya gelince aldım boyumun ölçüsünü. Bilmeden konuşmamak lazımmış. Çünkü ben bunu diyenlere artık bildiğiniz cahil muamelesi yapıyorum.

Aşağıda okuyacağınız yazının özetin şu; içiniz rahat olsun, bazı konularda Türkiye rahatlıkla duruma röveşata bile çekebilir. Hele birde İstanbul gibi bir kaostan çıkıp buraya geliyorsanız, “Olum nereye geldim lan ben!” olabilirsiniz. Size her açıdan garanti veriyorum, buraya geldikten sonra, “Benim vatanım çok da fena değilmiş be” diyeceksiniz. Şimdi bunu niye diyeceksiniz, teker teker anlatayim.

Almanya’ya gelişimizin takribi üçüncü hafta sonunda kapıldığım hissiyat tam olarak, “Bu herifler bu mallıkla nasıl dünyanın sayılı ekonomilerinden olabiliyorlar yaaa!” oldu. Alman insanı tabiri caizse, salağın tam olarak bir tık üstü. Yani zeka falan çok aramayın. Bizden tek farkları; önüne koyulanı yapıyor olmaları. Yani doğaçlama yok. Robot gibiler. Diğer bir konu, tam bir yahudi cimrisiler. Yani ben hayatımda böyle bir ekonomi yapıldığına şahit olmadım. Hani “kaç kaç” dönemi çocuğu değilim ama bunlar sürekli o günlerin sıkı mikro ekonomi uygulamasında ısrarcılar. Bu iki fark da koca ülkeyi tamamen farklı bir yöne yönlendiriyor.

Almanya’nın şehirleri gündüzleri çok güzel. Her yer öyle yeşil ki bir national park havası var. Çevrede zıplaşan sincaplar, tavşanlar, “Aa! Bu kuş doğada yaşıyabiliyor mu?” dediğim kafes kuşlarına kadar her çeşit eko sistem var. Özellikle Köln gibi Almanya’nın küçük şehirlerinde sabah saatlerinde resmen kuşların sesine uyanıyorsunuz. Ayrıca havası süper temiz, insanlar özellikle kış mevsimi dışında kalan mevsimlerde ulaşımlarını daha çok bisiklet ve toplu taşımacılığı kulllanarak yapıyorlar, haliyle egsoz gazının fazla bir etkisi olmuyor. Almanya’ya geldiğimden beri neredeyse her gün dinç uyandım. Bir günde zorla uyandığımı hatırlamıyorum.

Aslında bunun nedeni sanırım burada gecenin kör saatinde “Allahu ekber” diye bir tarafını yırtan camiinin olmamasıda olabilir. Türkiye’de bana batan bir detaydı. Dine karşı değilim ama herşeyde olduğu gibi dinde eskiyor zamanla ve kitabın Dünya’ya indiği zamanda yapılan uygulamalar ne kadar doğru olsada artık günümüzde anlamsızlaşıyor. Neyse konu derin zaten bu dediklerim yeteri kadar tepki çeker, fazla bulandırmamakta fayda var. Sonuç olarak Müslümanlık hoşgörü dinidir, anlayış gösterileceğine inanıyorum…!

Fakat gündüz güzel olan şehir gece olduğunda bildiğiniz karanlık. Aydınlatma konusunda gerçekten birşeylerin eksik olduğu hissediliyor. Sokak lambaları kör kör yanıyor. Özellikle bazı sokaklar korku evi gibi! Öyle karanlık ki göz gözü görmüyor. Özellikle küçük şehirler de insanlar ellerinde el feneri ile dolaşıyorlar. Şaka yapmıyorum! Hatta Almanya’da üstünüze veya köpeğinize özel giyilebilir ışıklar var. Karanlıkta yeriniz belli olsun diye teknolojiyi (!!!) o yönde kullanmışlar.

“Neden karanlık?” diye sorarsanızda, ekonomi adına yapılan birşeymiş. Bana sorarsanız “cimrilik”. İkinci dünya savaşında yahudileri boşuna yiyip bitirmişler. Lakin bunlar daha beter! İşin aslı, yapılan mikro ve makro ekonomi adı altında ben, “cimriliğin” yeni bir boyutu ile tanıştım. Tabii bu kadar ekonomi yapan bir kafadan da gösteriş beklemek yanlış olacaktır.

Mesela Köln’de 7 tane köprü var. Sadece bir tanesi dışında hiç birinde, ne yol ışıklandırması var ne de köprü ışıklandırması. Ben İstanbul Boğaz ve Fatih Sultan Mehmet köprüsünün ışıktan yoksun olduğu zamanları hatırlıyorum. Böyle gri, soluk bir beton yığınıydılar. Kominist ülke görüntüsü veren bir manzara vardı. Sonra ışıklandırıp, görsel bir güzellik katıldı. Baktıkca “Ulan İstanbul, ne güzel şehirsin lan sen!” dedirtirdi. Almanya Köln’de ki köprülerin manzarası işte bu bizim köprülerin tamamen ışıksız halinden bile kötü. Araba geçmediği sürece, köprünün var olduğunu bilemiyorsunuz.

Almanya’nın hangi şehrine gittiysem, gerçekten oturmuş harika bir toplu taşımacılık sistemi olduğunu gördüm. Fakat materyal çok eskimiş. Bazı şehirlerde ki, bu şehirlerin başını Berlin çekiyor, trenler 1960’lı yıllardan falan kalma. Türkiye’deki toplu taşımacılık daha yavaş yavaş bir noktaya getirildiğinden, bizde genelde hemen hemen herşey yeni. Almanya’da ki taşıtlar, otobüsler dışında, zaman zaman insana nostaljik anlar yaşatabiliyor.

Trenlerin ve otobüslerin kapıları otomatik açılmıyor. Durağa gelmiş olsa bile kapalı. Kapının açılması, durduktan sonra yolcu tarafından basılan bir tuş veya çekilen bir kol yardımı ile sağlanıyor. Anlayacağınız durağa geldiğinizde, sultanlar gibi kapının size açılmasını beklemeyip, hamlenizi yapmanız gerekiyor. Dediklerine göre “ekonomik” olması daha az elektrik tüketmesi için tasarlanmış bir sistemmiş. Aslında itiraf etmek gerekirse başta aptalca gelsede, sonrasında mantıklı gelmedide değil.

Bilet sistemi yok gibi birşey. İstasyonlar açık, gişe mişe yok. Duraklarda otomatlar var, oradan alıyorsunuz bileti veya hepsinde olmasada bindiğiniz trenin içinde otomat var oradan ödüyorsunuz. Ne yazik ki her otomatta kağıt para geçmiyor, eğer bozuk paranız yoksa, geçmiş olsun. “Peki kontrol yoksa ve bende bilet almazsam ne olur?” derseniz, “Yakalanmadığınız sürece hiç birşey olmaz” derim. Fakat, duraklardan kontrolculer bine biliyor ve genelde de yolcu kılığında binip, araç hareket ettikten sonra bilet kontrol cihazlarını çıkartıyorlar. Yani bildiğiniz tokatcılık yapıyorlar. Biletsiz seyahatin cezası 60 € ve cezayı çat diye kesip elinize veriyorlar.

Bilet sistemi ilk başta biraz kafa karıştırıyor. Şehir içi tren biletleri bir kaç türlü ve şehirden şehire değişiyor. Mesela Köln’de bir kısa mesafe bir uzun mesafe var. Berlin’de kısa mesafe, uzun mesafe ve “Sen buralı değilsin herhalde” mesafe var. Bazı şehirlerde tek bilet yeterli olabiliyor. Ben şahsen Köln’de kaldığım sürede bu mesafe olayını anlayamamıştım. Acemilik dönemlerine denk gelmişti. Zaten göt kadar şehir Istanbul’dan sonra bana her yer kısa mesafe gibiydi. Berlin’de bu mesafe olayı daha anlaşılır. Zaten elinize bir raylı sistem haritası almadan hareket etmeniz pek olası değil, çok fazla hat var. O raylı sistem haritasında da belirtmişler neresi kısa neresi uzun diye.

Bileti aldığınızda tek yönde kullanabiliyorsun. Yani dönüş biletiniz farklı olacak fakat şehrin yabancısı iseniz, “Hangi yöndeyim, nereye geldim!” diye beyniniz dönebilir. İlk zamanlar, gidiş dönüşü kestiremediğimden “Arkadaş, ben bir bilet alırım sabahtan akşama kadar o bilette gezerim biriside sorarsa ‘kein deutsch’ der geçerim” diyordum. Bir gün bilet kontrolcusüne yakalandım. Bu arada şehrin yerlisi iseniz ve biletiniz yoksa, bildiğiniz bağıra bağıra azarlıyorlar. Türke yapılacak bir hareket değil, adama ses tellerini yutturtur bizim insanımız. Neyse, benim bilete baktı, almanca bir dünya şey söyledi. Dedim “kein deutsch”. Herif “STürk müsün?” dedi. O an yaşadıklarımı anlatamam, türk çıktı diye sevineyim mi, yoksa üzüleyim mi bilmedim. “Hee!” dedim. Dedi “Gel benimle”. Çıktık trenden, “Turist misin?” dedi, “Evet!” dedim, “Ver pasaportunu” dedi. Ben daha “Sorun ne?” falan derken, herif 10 sn içinde cezayı yazdı verdi elime, bastı arkasını döndü gitti. Baktım kağıtta 60 € yazıyor. Sanırım gidiş bileti ile dönüş yolundaydım, ondan dolayı olsa gerek cezayı çaktı gitti.

Bilet çeşitlerine gelirsek; aylık abonmanlık, yıllık abonmanlık şeklinde ekonomik seçenekleri mevcut. Fiyatlar Berlin’de aylık abonmanlık için 81 €, yıllık abonmanlık için aylık fiyatın %20 indirim uygulanmış halini ödüyorsunuz. Tek kullanımlık biletler ise şehrine göre farklılık gösteriyor. Tek yön 1.60 €’dan başlıyor. Biletin fiyatının 3.20 €’yu bulduğunu gördüm.

Önceden de dediğim gibi, bisiklet çok yaygın burada. İnsanlar işe/okula bisikletle gidip geliyor. Gerçi toplu taşımacılığın kol böreği olduğunu göz önünde bulundurursak, milletin bisiklete abanmasını fazlada yadırgamamak lazım. Her yerde bisiklet var, yaz aylarında bildiğiniz Hindistan burası. Zaman zaman bisikletli görmekten midem bulandığı oldu. Bisikletlinin yolda geçme üstünlüğü olmasından dolayı da araba kullanırken işkenceye dönüşebiliyorlar. Direksiyon başındayken, istediğiniz kadar dikkatli olun, nereden çıkacaklarını kestiremiyorsunuz. Motor sesi yok, korna yok. Böyle yanınızdan ansızın geçiyorlar. Devlet bu konuda çok çok sıkı! Bisikletliyi görmeyipte çarparsanız, alıp sizi kazığa oturturlar.

Bisiklete her türlü biniyorlar! Yani mini etekli mi görmedim, takım elbiseli mi görmedim, 5 yaşındakide 75 yaşındakide hepsi bisikletin tepesinde. Eşim ilk mini etekliyi gördüğünde şok olmuştu, çünkü bildiğiniz siyah mı, kırmızı mı, beyaz mı, dantelli mı, penye mi herşey ortada. Bende bir iki tanesinden sonra durum yalama yaptı fakat benim hatun uzunca bir süre durumu kabullenemedi! Kız resmen kültür şoku yaşadı.

Kaykay ve patende çok yaygın. Ayrıca tek tekerlekli pedallı ne olduğunu bilmediğim bir alette var, o da çok yaygın. Böyle etrafta tek teker üzerinde takılıyorlar, şehre sirk gelmiş gibi bir hava yaratıyor. Çantayı sırtlarına takıyor oradan oraya tekerlekli insan gücü ile çalısan ne varsa burada yaygın. Şahsen ben binmek istemem. Böyle şeyler benim için bir spor aracı, ulaşım aracı değil. Araçtan indiğimde ben efordan terliyorsam ben ona ulaşım aracı diyemem.

Türkler burada her köşe başında! Tüm dürüm ve kiosk (Türkiye’deki bakkala denk geliyor) dükkanları Türklerin elinde. Resmen sisteme enjekte olmuşuz. Almanya içinden bir tane yarım Türkiye çıkar gibime geliyor. Her geçtiğim sokakta Türkçe konuşulduğunu duydum. Tabii bu Türk arkadaşlar burada doğmuş büyümüş, büyük çoğunluğu işçi anne babanın çocukları ve o anne babanın 1960, 1970 yıllarında yanlarında getirdikleri Türk kafası ile burada bir şekilde Türkiye’yi yaşıyorlar. Zaten bu çelişki sanırım Almanları rahatsız ediyor olsa gerek, bariz bir kutuplaşma söz konusu. Gerçi madalyonun iki yüzü var.

Bir yüzü, bir çok Alman Türk’leri, Türk kültürünü ve Türk mutfağını çok seviyor. Hatta Türk gibi giyinip hareket eden tipler bile var. Herif 50 kuşaktır Alman ama Türk gibi… Benim Adana’lı olduğumu öğrenen neredeyse her Alman, Adana kebapla bir alakası olup olmadığını sordu. Muhabbet ilerleyincede “Adanalı’yık Allah’ın adamıyık” dedirtmeye çalışıyorum, çok komik söylüyorlar. Eğleniyorum keratalarla. Ama gerçekten, burada Türkiye’de gördüğümden daha fazla kebapcı ve dönerci gördüm ve içerisi tıka basa Alman dolu. Bir porsiyonları var, hiç abartmıyorum İstanbul’dakinin 3, 4 katı. Dürümlerin içine koydukları etle, İstanbul’da 5 kişi doyar. Burada eti tartmak için terazi falanda yok, göz kararı dolduruyorlar! Tadı aynı değil tabii ki. Hatta yakınından bile geçmiyor. Ama var mı? Var!

Diğer yüzü ise bariz sevmeyen grubu. Eğer Almanya’ya entegre olmadıysanız, iletişim içinde değilseniz, sevmediklerini direk belli ediyorlar. Çoğu zaman iletişim içinde olsanız bile sizi kabul etmiyor ve dışlıyorlar. Ama bunu bariz şekilde yapamıyorlar çünkü ayrımcılık burada suç. İspat edebilirseniz, çok can yakarsınız. Haliyle Almanın iki yüzlülüğü ile tanışıyorsunuz. Hayatımda ilk kez şahit olduğum tavırlarla karşılaştım. Bir milletin insanı bu kadar yüzünüze gülüpte arkanızdan oynamaz.

Alman insanının egosu öyle yüksek ki sanki tüm dünyayı, evreni onlar yaratmış da bizde bokmuşuz gibi sürekli yukardan bakmalar, aşağı görmeler, durumunuza acımalar. Bir ara Afganistan’dan Somali’den falan geldim sandım yemin ediyorum. Ama hiç moral bozmaya gerek yok, Egoları tam bir balon. Sadece yarım tık onlardan daha bilgili veya kültürlü olun, ağzınızın içine bakmaya başlıyorlar. Gereksiz bir yakınlaşma gösteriyorlar. Yani burada ki sosyal yapı içerisinde yer edinmek için yapmanız gereken, bilgi haznenizi geliştirmek ve pratik zekanızı sahip olduğunuz bilgiler ile harmanlamak. O zaman iğne batırılmış balon gibi, teker teker patlatırsınız egolarını.

Alman insanı nezaket konusunda tam bir öküz. Türkiye’de “öküz” diye tabir ettiğim sevgili arkadaşlarım bu adamların yanında salon beyefendisi falan kalır. Erkekleri kadar kızlarıda aynı öküzlükte. Zaten Almanya’da sanki önceden birşeyler yanlışmış da çok uğraşıp düzeltmişler gibi bir Kadın ve Erkek eşitliğinden bahsediliyor. Her 2 cümlenin birinde illaki lafı geçiyor. Fakat toplumun genel dizilimine baktığınızda, kadınlar içten içe eziliyor. Alman ile konuşuyorsun, “Eşin ne kadar maaş alıyor?” diye soruyor, “Şu kadar alıyor” dediğinizde, “Oo! bir bayana göre çok iyi alıyor.” cevabını veriyor. Bu ne şimdi? Türkiye’de bayanına erkeğine bakmadan işin haddi neyse ona göre eşit maaş veriliyor.

Mesela ben yazılım mühendisiyim, Almanya’daki yazılım firmaları erkeğe net 3000 € verirken aynı işi aynı şekilde yapan aynı bilgi seviyesindeki bayana net 2200 € veriyor. Fakat her fırsatta, Türkiye’de Kadın ve Erkek eşitliği yok demeyide ihmal etmiyorlar. Çok afedersiniz ama KANUNLAR karşısında bizim kadınımız eşit ama ata erkil sosyal yapımızdan dolayı görevlerimizin ve hayattaki beklentilerimizin farklı olması Türk aile yapısında sanki kadın değersizmiş gibi bir algı yaratıyor. Halbuki Türk erkeği kadınını el üstüne, baş üstüne taşıyor. Türkiye’de olan bir kaç densizin yaptığı saçma sapan hareketler veya cehaletin erkek ve kadın ilişkileri üzerine olan etkisi tüm halka maal edilmez diye düşünüyorum.

Konumuza geri dönecek olursak; Almanya’da ki kadının, “Ben bu toplumda eşitim” çabasından dolayı, cinsiyette sapmalar olmuş. Erkek ismine sahip kadınlardan, erkek gibi giyinen, cinsiyetini kestiremediğim, kadın dediğim ama erkek çıkan, erkek dediğim ama kadın çıkan bazen ne olduğuna bile karar veremediğim hibrit bir tip grubu oluşmuş. Kadın eşit olayim derken, erkek olmuş ve o şekilde de davranmaya başlamış. Bu bahsi geçen konu özellikle ve yoğunca Berlin’de bu şekilde. Sanırım birazda, doğu ve batı Almanya’nın farklılığı da buna neden oluyor. Bu konuyla ilgili ayrıca yazacağım.

Alman insanı doğal ortamında nasıl davranıyor? Bu anlatılmaz yaşanır. Örnek verecek olursak; kızıda erkeğide yere tükürüyor. Böyle ama lama gibi falan tükürüyor. Çıkan şeye eğilip baktığınızda, “Bu insandan çıkmış olamaz!” diyorsunuz. Hemen hemen her yerde burnunu temizleyen, karıştıran insanlar görmeniz olası. Özellikle restorantlarda yemek yerken yan masadan borozan gibi bir burun temizleme sesi gelince istemsiz “O ses nasıl bir sıfattan çıktı!” diye dönüp bakma ihtiyacı duyuyorsunuz. Gördükleriniz karşısında ne iştah kalıyor ne birşey. Siktir git tuvalette ne bok yiyecekse ye di mi? Bizde yemek yiyoruz orada, senin bokunu izlemeye gelmedik. Öksürürken, hapşururken ağzını kapatanı parmakla gösterirsiniz, o derece nadir. Hatta başımdan şöyle bir olay geçti…

Berlin’de bir gün metro beklerken çocuğun biri arkamda bir hapşurdu, ağzından çıkan ne varsa benim kafadaydı herhalde. Dellendim, döndüm bir baktım, “Tut mir leid” diyor. “Tut mir leid”, “affedersiniz” demek. O sinirle “Sikerim tut mir leid’ını lan, hayvan!” diye bağırdım. Sesi gür bir insanımdır, sakallarımında uzun olduğunu hesaba katarsak, dıştan görüntü terorist gibi birşey. Yani uzun palto giysem, şüpheli hareketler yapsam birde “Allahuekber” diye bağırsam, korkudan altına işiyecek adam tanıyorum. Neyse, sinirden benim gözler döndü, herife dalmama böyle ramak kalmıştı. Baktım, yalvaracak gibi oldu, kızın birtaneside apar topar ıslak mendil vermeye çalışınca bana, biraz sakinleştim. Zaten benim sinirim saman alevi gibidir, yükseldiği hızla iner.

Devam edecek olursak; duraklarda sıra falan bekleyen yok, en arkadan geliyor hoop önüne geçiyor. Her zaman değil ama trene binmeden önce, ineni bekleyen yok. Bekleseler bilede trenin kapılarının yanlarında değil tam önünde bekliyorlar. Bazı şehirlerde, yaşlıya veya bayana yer verince garipsiyorlar. Bazıları ısrarlar oturmak istemiyor hatta sinirleniyor.

Alman insanı size dik dik bakıyor. Tepeden aşağıya inceliyorlar. Kimsenin dur çaktırmadan bakayim, göz göze gelmeyim gibi bir çekincesi yok. Bakarken gülümsemiyorlarda. Anca sizde ona dik dik bakıpta gülümserseniz gülümsüyorlar. Yani nem kapan ters bir tipseniz “Ne bakıyon lan!?!” der, üzerine yürürsünüz. Direk kavga nedeni. Kısaca “farklı kültür” diyelim.

Almanlar kıyafet konusunda takıntılılar ama kendileri rezalet giyiniyorlar. Yani eğer smart-business bir kıyafet giydiyseniz, aralarında resmen parlıyorsunuz. Düzgün kıyafetlilere gösterdikleri ilgiye şok olabilirsiniz. Özellikle batı Almanya şehirlerinde… Benim sektörümde değil ama buradaki bir çok sektörde, iş görüşmelerinde ne olduğunuz, hangi pozisyona başvurulduğunuz önemli değil, takım elbise ile gidilmesi gerekiyor. Haliyle giyinmiş yolda tirim tirim yürürken o kadar çok kişi ile göz göze geliyorsunuz ki inanamazsınız. Kimisi gülümsüyor, koca trende her yer boşken geliyor yanınıza oturuyor, sizinle konuşmaya çalışıyor. Özellikle bir adam işimle çok ilgilenmişti, sonunda kartvizitimi istemişti. Dedim “Yanımda yok”, “O zaman telefonunu ver iletişimi koparmayalım” demişti.

Üzerinizde t-shirt varken ama bok muamelesi yapıyorlar. Nedeni ise şu; bu Almanlar mevkiye çok hürmet ediyorlarmış. Burada da mevkili tipler böyle takım elbise falan giyiyorlarmış. Yani anlayacağınız, “ye kürküm ye” mode on. Beni godoman falan sanıyorlardı herhalde, sürekli iletişim kurmaya çalışıyorlardı. Yani buradan şu sonuç çıkıyor; Almanlar bildiğiniz şekilci!

Buranın en güzel özelliği, temel tüketim gıdalarında öyle bir standart var ki en dandik marketin en ucuz ürünü Türkiye’deki en kalite üründen daha kaliteli ve fiyatlar (meyve sebze dışında) Türkiye’nin hemen hemen aynısı. Meyve ve sebze çok pahalı. Mesela Domatesin yarım kilosu 2,99 €.

Büyük marketlerden ıvır zıvır birşeyler almak istediğinizde alamıyorsunuz çünkü tek tek satılmıyor. Böyle bir koca paket almak zorundasınız. Yani canınız çikolata çekti, girdiniz markete, tek çikolata yok.

Alışveriş sonunda size poşet vermiyorlar! Yani girdiniz doldurdunuz sepeti, kasiyer size böyle tomarla migros poşeti vermiyor. Aldıklarınızı ya bir tarafınıza sokup götürmeniz gerekiyor veya evden çanta ile gelip içini doldurmalısınız. Çantasız geldiyseniz, marketlerde satılan poşetler var. Fakat kağıttan ve fazla yük kaldıramıyorlar. Boyutuna göre 0,10 € ile 0,30 € arasında fiyatları değişiyor. Bu anlattığım Alman marketlerinde böyle. Birde Türk marketleri var. Bu marketlerde konu Türkiye’de ki market mantalitesinde işliyor. Türk marketleri acayip kapsamlı. Tüm Türkiye o markete. Hemen hemen tüm Türk markalarını bulabilirsiniz.

Şimdi bu alışveriş konusunda işin can sıkan kısmına gelelim. Temel tüketim ürünleri dışında kalan şeylerde manzara pek hoş değil. Yani “Dur şuradan bir ayakkabı alayim.”, “Aa! bu t-shirtte çok güzelmiş!” derde alışveriş yaparsanız, kucağa alırlar bir daha ayaklarınız yere değmez. Acayip fena! Örneğin Adidas’ın vitrininde gördüğüm bir sneakers, Adidas’ın Alman markası olmasına ragmen Almanya fiyatı Türkiye’deki fiyatının 3 katı falandı sanırım. Diyeceğim o ki, giyim-kuşam sinir bozucu seviyelerde pahalı olabiliyor. Burada aç kalmadan yaşarsınız ama çıplak kalmayacağınızın garantisini veremem!

Elektronikte fiyatlar hemen hemen Türkiye ile aynı. Oynasa oynasa 20 €, 30 € fark vardır. Fakat kredi kartına taksit yapmadıkları için ki bazı yerlerde kredi kartı bile kabul etmiyorlar, ürünlere sahip olmak için banka kredisi çekmeniz gerekebilir. En kötü durumda, paranızı biriktirip alma yoluna gidebilirsiniz.

Almanya’da köpekler insan gibi. Sizinle her yere girmeye hakları var. Toplu taşımacılıktan, otele, alışveriş merkezlerinden, restorantlara kadar giriş serbest. Her cins köpek var ama özellikle Golden ve Labrador retrieve ve Alman kurdu çokca var. Kötü tarafı, sahipleri hayvan olsa gerek bazı şehirlerin belli semtlerindeki yollar köpek bokundan geçilmiyor. Etrafınıza bakarak gezeyim derseniz, bir köpek pisliğinin üzerine basma ihtimaliniz hiçte azımsanacak kadar az değil. Kraliyet ailesinden falan geldiklerinden dolayı olsa gerek, kimse köpeğinin pisliği ile oynamak istemiyor.

Almanya’nın genelinde, grafiti problemi var. Özellikle doğu Almanya şehirlerinde bu artık kontrol edilemez seviyelerde. Eline sprey boyayı alan duvarlara birşeyler karalamış. En lüks semtide böyle en arka mahalleside böyle. Açıkcası verdiği hissiyat hiç hoş değil. Böyle birşey Türkiye’de olsa, bir iki katlanırlar üçüncüde o grafitiyi yapanın elindeki sprey boyayı alır götüne sokarlar ondan sonra hayatı boyunca hiç bir yeri boyayamaz. Haliyle insan Almanya’da biraz tedirgin oluyor. Sürekli kafada, “Yan kesicilerin bölgesindeyim. Şimdi pıcağı saplayacaklar!” gibi bir hissiyat oluyor. Fakat sonradan gözünüz alışıyor ve görmemeye başlıyorsunuz.

Doğruyu söylemek gerekirse, bazı semtlerdeki grafitiler gerçekten çok güzel. Sanat eseri gibi boyamışlar. Özellikle binalarının yan duvarlarına yapılanlar veya metre istasyonlarına yapılanlar kendine baktırıyor. Fakat yinede ne bileyim, çoğu zaman arka sokak havası var. Diğer yandan, Almanya Dünya’nın 8. en güvenli ülkesiymiş. Başımıza birşey gelmedi şimdilik, tahtaya vurun!

Almanya’da yaşam süper yavaş! Öyle yavaş işliyor ki, resmen sizin sabrınızı test ediyorlar. Yani tabiri caizse, hemen hemen herkes daşşaklarını kaşıya kaşıya iş yapıyor. Kimsenin acelesi yok gibi. Ayrıca her işleri randevu ile. Ama böyle randevu isteyince “Tamam! Yarın gelin veya gelelim” yok en az 5 gün sonraya randevu veriyorlar. Bazı yerler 2 haftadan daha erkene randevu vermiyor. Ürologa gitmem gerekiyordu. Doktor 3 hafta sonraya randevu verdi. Dedim, “Doktor! 3 haftaya benim sikim düşer, durum acil!”, “O zaman başka randevu vereyim” dedi. “En erken 2 hafta sonraya verebiliyorum.” dedi. Dedim “Ver! Allah cezanı versin ver!”. Sonra tabii ara ara, başka bir doktor buldum, 1 hafta sonraya gidip gösterdim bizim ufaklığı.

Evde tuvaletin rezervuarı bozulmuştu, su akıtıyordu. Tesisatcıyı aradık, 5 gün sonraya randevu verdi. Şu bildiğimiz, eğilince kıçının çatalı gözüken tesisatcı 5 gün sonraya randevu veriyor! Türkiye’de nalbura gidersiniz, bir tane boyacı, bir tane duvarcı, bir tane tesisatcı her zaman orada hazır bekler yan dükkanda zaten elektrikcidir kesin. Aynı dakika içinde eve getirirsiniz. Burada randevu veriyor pezevenk! Adama dedim ki, “Su akıtıyor ama ülke ekonomisine zarar!”, damardan girmeye çalışıyorum, cimrilik damarlarında akan kanda var ya. Herif akıl verdi, “Onun yanında vana var, oradan kapat. Kullanacağın zaman açarsın işin bitince kapatırsın” diye. Saol amk, iyiki söyledin! Ben hiç akıl edememiştim zaten…

Almanya, bürokrasiden dolayı olsa gerek, çok yavaş bir bankacılık sistemine sahip. Bir bankada hesabı açtıracaksanız, 1 hafta sonraya randevu veriyorlar. Banka hesabının açılması yaklaşık 2 saat sürüyor. Banka hesap bilgileriniz açıldıktan sonra karttı falan 1 hafta sonra adresinize normal posta yolu ile geliyor. (Almanya’da kurye sistemi yok.) Havale/EFT işlemleri en az 24 saat sürüyor. Örneğin “online” bankacılık sistemini kullanarak para transferi yaptınız. Bu işlem için geçen süre 24 ila 48 saat. Bazı zamanlarda 3 veya 4 günü bulduğu oluyor.

İki çeşit banka var. Biri sadece “online” hizmet veren. Şubesi falan yok. Diğer bankaların ATM’lerini kullanıyor. Bu bankalarla iletişim kurmak için Almanca şart gibi birşey. Tüm işlemler “online” ama telefonda konuşmaya gelince zor anlar yaşayabiliyorsunuz. Diğeride bildiğimiz şubesi olan banka. Genelde şubesi olan bankalar hesap işletme ücreti alıyorlar. Mesela benden 10 € alıyorlar ama transfer işlemlerinden para almıyorlar.

Almanya’nın genelinde ev kiralamak imkansız gibi birşey. Çalışmıyorsanız zaten ev kiralayamıyorsunuz. Düzenli gelirinizin olduğunu ispat etmeniz gerekiyor. Emlakcılar size bireysel ev gösterimi yapmıyor. Yapanlarda var tabii ama çok nadir. Beğendiğiniz evi görmek için randevu almanız gerekiyor ve bu randevu sizin boş anınıza göre değil, emlakcının belirlediği zamana göre olması gerekiyor. Çünkü evi bakmaya gittiğinizde sadece siz olmuyorsunuz, sizinle beraber en az bir 15 kişi daha evi görmeye gelmiş oluyor.

Diyelim ki evi beğendiniz ve kiralamak istiyorsunuz. Maalesef evi kiralamak sizin elinizde değil. Siz sadece istenen belgeleri toparlayıp emlakcıya teslim etmekle yükümlüsünüz. Sizin gibi evi görmeye gelmiş ve başvuru yapan diğer kişilerinde başvuruları toplandıktan sonra emlakcı veya ev sahibi seçimini yapıyor. Neye göre yapıyor peki? Din, dil, ırk, yaşayacak birey sayısı, gelir durumunuz, entegrasyonu ne kadar tamamladığınız, almanca bilginiz, medeni haliniz, evin işinize uzaklığı, tipinizin nasıl gözüktüğü ve ne kadar güven verdiğiniz.

Şimdi bu noktada açık konuşmak gerekirse, bir Türk olarak sizin sahibi alman olan bir evi kiralama şansınızın ne kadar olduğunu yüzde olarak anlatmak gerekirse, ortaya söyle bir sayı çıkıyor. %0.000000001. Yani bu demek oluyor ki, bir mucize olmalı ki o evi kiralayabilesiniz. Neden? Çünkü, buradaki ırkcılığı tanımlamak için sözler yeterli değil, gelip yaşamanız lazım. Bu sadece Türk’e yapılıyor diye de düşünmeyin. Eğer Avusturya, Fransa, Italya, İsviçre, İsveç, İngiltere, vb. gibi durumu iyi olan ülkelerden gelmediyseniz, 3. dünya ülkesi olarak görülmeyi kabul etmeniz gerekiyor. Anlayacağınız, Romanya, Polonya, Bulgaristan, Yunanistan, Çekya her ne kadar avrupa birliğinde de olsa, sizin böyle bir ülkeden geldiğinizi anlasınlar, o evi size vermemek için ne maymunluk varsa yapıyorlar.

Diyelim ki, elinizde 1 yıllık kira bedeli var ve evi 1 senelik anlaşmayla kiralamak istiyorsunuz. Alman bile olsanız o evi kiralayamazsınız. Almanya’da firmalar ve bireyler her türlü anlaşmayı olabilecek en uzun vade şeklinde yapmak istiyor. Siz o anlaşmayı yaptığınızdan itibarende çok çok çok özel bir durum olmadığı sürece bozamıyorsunuz. Bozacaksanızda, 7 dereden su getirmenizi istiyorlar. Diyelim ki bozamadınız, anlaşmanın bitiş tarihi ne zamansa o zamana kadar sizden o kirayı söke söke alırlar. (Almanya’da neyi imzaladığınıza çok dikkat edin. Sadece ev konusunda değil, her konuda dikkat edin ve işinize gelmiyorsa imzalamayın. Benden söylemesi!)

Kiralayacağınız evlerde, yapılmış bir mutfak yok. Evi kiraladığınızda, gidip mutfakta almanız gerekiyor. Gidip eve bakıyorsunuz, “hmm bu oda, bu tuvalet, bu salon…., mutfak nerede?” diye soruyorsunuz. Adam boş duvarı gösterip “Mutfak burada” diyor. “Mutfağın lavabosu, tezgahı, dolabı nerede?” diyorsunuz. “Aa onları siz yaptırıyorsunuz.” diyor. Diyeceğim o ki, mutfağı yaptırıp çıkıştada almak ve yeni evde kullanmak gibi bir kafa var bu Almanya’da. “Nasıl bir kafa lan bu?” demeyin, ben çok küfür ettim, bayağı sayıştırdım içimden. Doğruyu söylemek gerekirse, burada yaşayacaksanız, buranın aptal kurallarına sike sike alışmanız gerekiyor.

Bir şekilde, yıldızlar bir hizaya geldi, gezegenler konumlandı, Allah elinizden tuttu, ne bilim birşeyler oldu ve evi kiralayabildiniz. Bu evin elektrik kaydının yaptırılması lazım değil mi? Almanya’da Türkiye’deki gibi bir tane Ayedaş yok, Berlin’de bu işi yapan yaklaşık 400’e yakın firma var. Kendinize uygun olanını buluyorsunuz, kaydını yaptırıyorsunuz. Ama tamam deyip aynı gün elektrik açılıyor mu!?! HAYIIIIIIR! 1 hafta sonraya randevu veriyorlar. Eğer evinizde girdiğiniz anda elektrik yoksa, 1 haftanız karanlık geçecek demektir. Eğer varsa, o zaman eve giriş anınızdan itibaren anlaşmayı yapıyorlar, bu süre zarfında ışıksız kalmıyorsunuz.

Elektrik, ısıtma, su Türkiye’de ki gibi kullandığın kadar öde değil. Önce bir kendinizi tartacaksınız diyeceksiniz ki “Ben yılda 30 metre küp su, 3000 kw elektrik, bıdıbıdı kalori ısı harcarım. Bana öyle teklif verin.” Firmalar, isteğiniz doğrultusunda size tekliflerini hazırlayıp gönderiyorlar. Kabul ettiğiniz taktirde de toplamı aylara bölüp, aylık olarak sizden tahsil ediyorlar. Eğer bir sene sonunda söz verdiğinizden fazla harcama yapmış olursanız, farkı ödüyorsunuz, az harcamalarınızda da geri ödeme yapıyorlar.

Internet Berlin’de çok sancılı. İstanbul’daki gibi bir alt yapı yok. İnternet daha çok kablolu televizyon üzerinden veya telefon hattı üzerinden VDSL ile sağlanabiliyor. Fiber optik bağlantı olduğunu söylemelerine rağmen, Berlin’de bulunduğum süre zarfında ben fiber bağlantısı olan ev görmedim. Internet hızı 16 Mbit’den başlıyor, telefonda maksimum 100 Mbit ki her yer desteklemiyor, kablolu televizyonda da 200 Mbit’e kadar çıkıyor. Fiyatlar biraz tuzlu, 200Mbit kablolu internet 39,99 €.

Teknoloji konusunda TAM SIĞIRLAR. Yani Avrupa’nın merkezinde olan bir ülke için bu kadar teknoloji yoksunu olunabileceğini biri bana söyleysedi “Haddi lan ordan” derdim. Geldim gördüm. Teknolojiyi burada aramamak gerektiğine ikna oldum. Teknolojiyi günlük hayata işleme konusunda ciddi sıkıntıları var. Ya yapmak istemiyorlar veya yapamıyorlar diyeceğim ama ona dilim dönmüyor. Yani tek seçenek kalıyor, sığırlar ve yapmak istemiyorlar.

Mobil operatörleri, al birini vur ötekine! Çok çok kötüler! Burada olan Deutsche Telekom, Vodafone ve O2’nin hepsini kullandım. Hepside berbattı. Ne doğru düzgün çekiyorlar, ne ses kaliteleri güzel, ne de internet hızları. Ben AVEA, yeni adıyla Türktelekom’un hattına sahiptim Türkiye’de, yerin 7 kat altında çektiğini biliyorum. Almanya’da, yeri geliyor açık alanda çektiğinde seviniyorsunuz. Mobil Internet yerlerde! Bir çok kapalı mekanda maks. mobil internet hızınız EDGE veya 3G olabiliyor. Çok nadir 4G olduğunu gördüm. Açık alanlarda da her yerde 4G veya LTE hızında internetin olduğunu söylemek doğru olmaz.

Telefon hatlarının servis ücretleri Türkiye ile kıyaslanırsa acayip yüksek. Örnek verecek olursa, şu anda ben Deutsche Telekom hattına sahibim. Sınırsız konuşma, Sınırsız SMS ve 2 GB internete aylık 33 € para veriyorum. O2’dan hattım vardı, aynı özelliklerde ki pakete 9,99 € para veriyordum ama hiç bir yerde çekmiyordu ve internet yok gibi birşeydi. Şimdi Deutsche Telekom’la biraz olsun telefonum kullanılabilir oldu. “Harika oldu!” demiyorum bakın, “Kullanılabilir oldu!” diyorum.

Son olarak birde Almanya’daki akar yakıt fiyatlarından bahsedeyim ve bu yazıyı sonlandırayim. Almanya’da akaryakıt fiyatları öyle hayallerinizdeki gibi ucuz değil. Gazetelerde hep Türkiye’nin Avrupa’daki en pahalı benzini kullandığından bahsedilir. Gerçek şu ki, Türkiye’de ki benzin fiyatları Almanya’dakinden düşük. Mesela kurşunsuz benzinin litresi şu anda Berlin’de 1.33 €. Yani € – TL yi 4,7012’den alacak olursak. 6.2525 TL’ye denk geliyor. Türkiye’deki Shell 95 Oktan V-Power benzin fiyatı an itibari ile 5,70 TL.

Türkiye’deki çalışanların aylık geliri Almanya’nınkiyle kıyaslandığında düşük olduğundan dolayı, olaydan habersiz kesime, devleti karalama politikası yürütmek kolaylaşıyor. Sonuç olarak kimse ülkesinde petrolü topraktan çıkartmıyor, gidiyor oradan buradan alıyor ve genelde de yaklaşık fiyatlara alıyorlar. Fakat dünya ekonomisinde TL’nin değeri belli bir güçte olduğu için, sanki devlet vatandaşı hoplatmaya çalışıyormuş gibi bir hava estiriliyor. Sonuç olarak 3000 TL kazanıp litresi 5,70 TL ye benzin almak var, 3000 € kazanıp litresi 1,33 € benzin almak var.

En önemli nokta ama, 3000 € ve yukarısını Almanya’da sadece %5’lik bir kısım kazanıyor. Çalışanların %95’inin geliri 1400 € ile 2500 € arasında değişiyor. 2500 €’yuda kazanabiliyor olmanız için aynı yerde yıllarınızı vermiş olmanız gerekiyor. “Peki 1400 €’ya nasıl bir hayatımız oluyor” diye sorarsanız; eğer evli değilseniz, tek yaşıyorsanız 1400 € size ucu ucuna yetiyor. Yani iyi bir ekonomi yapabilirseniz, cebinizde ay sonunda ortalama 150 € gibi bir şey kalır. 150 €’ya da en fazla 3 tane ortalama kalitede kazak alabilirsiniz.

Buradan yola çıkarak, “Asgari maaş alıpta, bizim ülkemizde nasıl böyle güzel tatil yapabiliyorlar” diyen arkadaşlara küçük bir hesap yapayim. Her ay köşeye 75 € koysanız, 10 ay sonunda elinizde 750 €’nuz olur. 750 € x 4.7012 TL size 3500 TL yuvarlak bir bütçe çıkartır. 3500 TL ye turizm firmalarınında yardımıyla Türkiye’de tek kişi 1 hafta süper tatil yapabilirsiniz. Bu hesaptan sonra herhalde Türkiye’ye neden tatil için Avrupa’lının alt tabakası geliyor denildiği anlaşılmıştır sanırım.

Ondan dolayı Türkiye’yi itin götüne çıkartıp, saçma sapan konuşanları dinleyip galiyane gelmenizin bir anlamı yok. Internet elinizin altında, farklı kaynakları inceleyip okuyup kendi fikrinizi oluşturmanız gerekiyor. Yoksa koyun gibi sürülür, ne doğru ne yanlış anlayamazsınız.

Şimdilik ben kaçtım, bir süre sonra bu yazının devamı ile geri döneceğim.

Bir yanıt yazın